Yılmaz Özdil hiç geri durmadı. Adamlığa devam ediyor.

Soner Yalçın: Adam gibi adamlar

Tarih: 27 Eylül 2011.
Yer: Silivri 4 No’lu Cezaevi.
B-7 koğuşundaki Balyoz kumpasından tutuklu sekiz subay tek söz etmeden gözlerini küçük televizyon ekranından ayırmadı. Heyecanlıydılar.
Birinin gözü doluydu; Deniz Kuvvetleri eski Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek.
O gün haber kanalları canlı yayınlarla şu haberi verdi:

“Türk Deniz Kuvvetleri’ne yerli üretim gemi sağlanmasını amaçlayan MİLGEM Projesi dahilinde inşa edilen ilk Türk savaş gemisi TCG Heybeliada denize indirildi.”
“Milli” ve “gemi” kelimelerinin kısaltılmasından oluşan MİLGEM’in amacı, yerli gemi inşa etmekti. Hedef; 12 gemiydi…
Özden Örnek’in yazdığı, “MİLGEM’in Öyküsü/Başaramazsınız Dediler Başardık” adlı kitabı heyecanla okudum.
ABD Deniz Komuta Koleji’nden 1982 yılında mezun olup Deniz Kuvvetleri Harekat Şube Müdürlüğü görevine atandığında Albay Özden Örnek’i; Tuğamiral Güven Erkaya, çoğunluğunu teknik personelin oluşturduğu bir toplantıya çağırdı.
Bir vatandaş Deniz Kuvvetleri’ne 5 bin dolar bağış yapmıştı. Bu parayla ne yapılacaktı?
Para küçüktü; ama büyük bir projenin simgesi olacaktı. O gün o toplantıda Erkaya açıkladı; milli gemi yapmak için AR-GE/araştırma yapılacaktı.
Aradan yıllar geçti…
Zorlu engeller aşıldı…
Tarih: 26 Temmuz 2005.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek emekli olmasına bir ay kala yerli geminin ilk kaynağı İstanbul Tersanesi Komutanlığı’nda atıldı.
Başından beri projenin içinde yer alan, ve ilk kaynağı atan Özden Örnek, evladı gördüğü ilk yerli geminin denize indirilmesini 2011 yılında cezaevindeki koğuş televizyonundan gözleri dolu seyretti…

Adam gibi yaz

Kumpas davalarının şöyle bir yararı oldu; hapse atılan komutanlar kitap yazmaya başladı. Kapalı Türk Ordusu hakkında bilgi sahibi olduk. Örneğin…
2000 yılında rahmetli olmasaydı Güven Erkaya’nın; ya Balyoz-Ergenekon’dan Silivri Cezaevi’ne; ya da 28 Şubat’tan Sincan Cezaevi’ne atılacağı kesindi. Cemaat’e en direnen komutanların başında geliyordu.

Özden Örnek’in yazdığı “MİLGEM’in Öyküsü” kitabından öğreniyorsunuz ki; Deniz Kuvvetleri’ndeki milli projelerin başlamasında Erkaya’nın hep değerli katkısı olmuştu.
Bu ülkede adam gibi adamların kıymeti hiç bilinmiyor.
Bu nedenle…
Özden Örnek’in kitabından sonra Yılmaz Özdil’in “Adam” kitabı ilaç gibi geldi.
Kimi Adam’ları okurken gurur duydum.
Kimi Adam’ları okurken duygulandım.
“18 yaşındayım.
Yeni Asır.
İşe başladığım gün.
Gece çalışıyorum.
Sabaha karşı iki filan…
Kapıdan aradılar.
– Baba geldi.
Koştum telaşla, indim.
Hayırdır?
Hafif çakırkeyif?
Elinde bir kalem.
Bildiğin kurşun kalem.
Bak, dedi…
Kutsaldır bu.
Yazacaksan…
Adam gibi yaz. Taşımayacaksın…
Yol yakınken bırak.
Hepsi bu.

Ömrünü gazete bobinleri arasında tükettiği halde, bir daha asla çalıştığım yerlere uğramadı. Sadece atıldığımda, istifa ettiğimde, yargılandığımda telefonla arardı, sakın ola derdi, hepi tepi bi lokma ekmek, bi avuç toprak, geri durma…”
Yılmaz Özdil hiç geri durmadı; “Adam”lığa devam ediyor.

Babam hırsız değildi

Onur Caymaz…
Beğendiğim genç edebiyatçılardan.
Son kitabını hemen okudum: “Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu”
Diyor ki…
“Eskiden çok severdim yazmayı, okumanın daha üstün olduğunu keşfettim son on yıldır.”
Diyor ki…
“Sol, ilkokulda sıra arkadaşın henüz sökemediği için, okumayı bildiğin halde bilmiyormuş gibi davranmaktır. Çünkü bilgi ezmek değil, değiştirmek içindir.”
Kitaptan sadece edebi haz almıyorsunuz; bilgi sahibi de oluyorsunuz.
Hoş sürprizler var. Örneğin…
Genelkurmay’ın 1973’te çıkardığı “Komünistler İşçilerimizi Nasıl Aldatıyorlar” başlıklı 32 sayfalık broşürde; Marks ölürken, ‘Pireler ektim, ejderhalar biçtim. Ben Marksist değilim. Ben Marksist değilim” dediği palavrasına kahkaha attım!
Kimi sayfalarda hüzünlendim.
Karşıma yine bir Adam çıktı:
“Babam hırsız değildi. Ona hiç babacım diyemedim. Zaten çok tartışırdık; bilirdik ki kavga, bitmemiş şeylerin varlığına işaretti…
Babama itaat etmedim hiç, hep çekiştik. İstanbul’un en iyi araba tamircisi…
Çalışmanın onuruna inandı hep. Çalmak tekil, çalışmak işteş, bilirdi…

Babam dansöz memesine para sıkıştırmaktan da Kadir geceleri cami cami gezdikten sonra sabaha karşı Sultanahmet Köftecisi’ne gidip köfte, piyaz ve irmik helvasıyla sefa sürmekten de anlardı, hayat adamıydı. Elli iki yıl boyunca ölümden çok hayata çalıştı. Sürekli ölüm sonrasına çalışanlarda hep ikircikli, gıllıgışlı şeyler buldu. Ölüme çalışan zenginlerin paraya, sahtekarlığa, hak yemeye bunca düşkün olmasından tiksinti kusacak kadar. Midesi hastaydı zaten, sık kusardı. Elli iki yaşında öldü; cennet bu sakallılarla doluysa, o cennete gitmese de olurdu!..
Kısacası diyorum aylak okur, babam hırsız değildi!”
Onur’un kitabından bu satırları yazarken; dışarıda yağmur yağıyor, içeride yanaklarım ıslanıyordu.
Bakınız!

Kimse umutsuzluğa kapılmasın, boynunu eğmesin; -kim söylemiş bilmiyorum- dava adamı olmak için önce adam olmak lazım; gerisi teferruattır…

sozcu.com.tr