Yine de gülmek…

Zor zamanlarda, trajik bir bakışla, “İnsanın başına gelebilecek en mutlu hadise doğmamış olmasıdır” denebileceği gibi, her şeye rağmen gülmek ve “Hayır!” demek de mümkün.

“Hayatın karanlık yüzünün özgürlüğümüzü yok etmesine izin vermeyeceğiz!”

Psikoterapide de mizah en önemli tedavi edici müdahale yöntemlerinden biridir. Psikoonkolojide mizah yoluyla limbik sistem aktive edilip endorfin salgılanması sağlanarak iyilik hali arttırılmaya çalışılır.

Temel asılmak üzere idam sehpasına çıkarıldığında son bir sözü olup olmadığı sorulunca, “Bu bana ders olsun.” demiş. En zor anlarda o durumla alay edebilmek insan tekine özgü bir durum. Evet şempanzelerin de komik duruma düşen diğer şempanzelere güldükleri biliniyorsa da mizah ve buna bağlı olarak gülebilmek yalnızca biz insanlara mahsus bir şey.

Damak kanseri nedeniyle dayanılmaz ağrılar çeken Freud 1927 yılında kaleme aldığı bir makalesinde mizahın hayatın kaçınılması mümkün olmayan acılarından kurtulmak için iyi bir yöntem olduğunu söyler. Dini infantil bir illuzyon olarak tanımlar ve kurtuluşu mizahta bulduğunu ifade eder. Çok daha önceleri, 1905 yılında, ‘Espri ve Bilinçdışıyla İlişkisi’ üzerine yazmıştır zaten. “Şaka, bir yaşantı nedeniyle ortaya çıkan dayanılması güç duygulardan kurtarır insanı” der.

Mizah hayata karşı belli bir duruş biçimidir aslında. Neşeli bir rahatlıkla yaklaşabilmektir hayatın bütün oldu bittisine. Özgürleştirici bir yanı da vardır üstelik, olumsuz düşüncelerin hapishanesinden kurtarır insanı. Benliği yaralanabilir olmaktan koruyarak yapar bunu mizah. Hayatın acılarına minik de olsa bir fiske vurur. Mizah sayesinde kendimize, ötekine ve dünyaya belli bir mesafe koyabiliriz.

Kendi içine gömülmüş, kendine yakalanmış insanların beceremeyecekleri bir şeydir bu nedenle. Mesafe koymak bakış açısını değiştirmek demektir ve bu da bize, sorunu çözene kadar, onunla yaşayabilmemize olanak veren bir rahatlık kazandırır. Hayata belli bir mesafeden bakabilmeyi, kendimize gülebilmeyi, kendimizi gereğinden fazla ciddiye almamayı başarabiliriz, acının ortalığı kapladığı zor zamanlarda dahi.

Ölümcül bir hastalığa yakalanan birinin kendi durumuyla dalga geçebilmesi güçlü bir karakter özelliği olabildiği gibi, durumu daha kuvvetli karşılayabilme direnci de kazandırır insana. Freud ölümünün yaklaştığı zamanlarda dostu Marie Bonaparte’a yazdığı bir mektupta, Amerika’daki bir reklama atıfla şunu yazar: “On dolara gömülebilecekseniz yaşamak neden?” Absürd aracılığıyla hayatın manasını sorgular bir anlamda.

Mizah gücünü, egonun tehlikeye girdiği kriz zamanlarında gösterir. Acıya karşı gösterilen bir tepkidir de, mutsuzluk olmadan gerçek mizah doğmaz. Hatta denebilir ki, hayatın acı ve karanlık yanıdır mizahı doğuran. Karanlığı bilmeyen gülmeyi de bilmez.

Teorik ve pratik olarak çok az kimse Viktor Frankl kadar hayatın acılarıyla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Viyanalı Yahudi bir psikiyatr olan Frankl yıllarca Nazi konsantrasyon kamplarında yaşam mücadelesi vermiş, 1945 yılında Amerikan ordusu tarafından Dachau kampından kurtarılmıştır. Kamplarda yaşadıkları üzerine yazdığı kitaplardan biri ‘Her Şeye Rağmen Hayata Evet Demek’ adını taşır. “Kamp mizahı” diye bir terim kullanır bu kitabında ve şöyle der: “Kamp mizahı kendiliğin korunabilmesi için ruhun sahip olduğu en önemli silahtı.” Başka bir yerde de şunu yazar: “Eğer kader değiştiremeyeceğimiz kadar güçlüyse, benimseyebileceğimiz tek doğru duruş, kaderle karşılaşma cesareti göstermektir.”

Acı birdenbire geldiğinde ilk yaşanan güçlü bir irkilmedir. Ama şokun ilk etkisi geçmeye başladığında, mizahın da yardımıyla belli bir mesafe kazanmak mümkün olur yaşanana. Cenazelerde, hastane odalarında normalden fazla gülünmesi hiç de şaşırtıcı değildir bu nedenle. Ölüm döşeğindeki hastalar için mizah ruhsal bir rahatlama aracıdır. Ağır hastalar ve akrabaları arasında empati ve güvenin gelişebilmesi için bir köprü vazifesi görür.

Acı ve mizah arasındaki bağ yalnızca bireysel bir durum değildir. Toplumsal acıların katlanılması güç boyuta erdiği baskı dönemlerinde en büyük silahtır mizah. Mizah dergilerinin tirajlarında görebilirsiniz bunu. 12 Eylül sonrası mizah dergilerinin tirajı hiç olmadığı kadar yüksek rakamlara çıkmıştı. Gezi’den geriye hiçbir şey kalmayacak olsa bile o başa çıkılamaz alaycı ruh kalacak.

Avusturyalı yazar Barbara Pachl-Eberhart 2009 yılında ‘Dört Eksi Üç’ başlığı altında günlük tarzında kaleme alınmış otobiyografik bir eser yayınladı. Bu kitapta bütün ailesini bir trafik kazasında kaybetmesiyle nasıl başa çıktığını anlatır yazar. Aslında palyaçodur Eberhart. Kocasıyla birlikte hastanelerde hastaları güldürmeye çalışır. Palyaço arkadaşlarının cenazeden sonra düzenledikleri yemekte, kocasının mezar taşına ‘Waldemar’ın Yastığı’ yazdıracağını söyler. Eşinin son oyununun adıdır bu. Waldemar da sahne adı. Yemekte kimse gülmez ama Eberhart’a çok komik gelir bu espri. Birçok insan için münasebetsiz gelen bir espri acı çeken için rahatlatıcı, özgürleştirici bir etkiye sahip olabilir. Başkaları tarafından anlaşılması zor birçok şaka ruhunu korur acı çekenin. Kant, “Voltaire tanrının bize yaşamın zorluklarına katlanabilmek için iki şey bahşettiğini yazar: Umut ve uyku. Bence buna üçüncü bir şeyi de eklemeliydi; mizahı” diye yazar. Yaşamın yükü karşısında esnek (resilient) olabilmek için de en önemli silahımızdır şaka.

Hepimiz hayatımızda en az bir kez deneyimlemişizdir. Gülerken birden ağlamaya başlamak ya da ağlarken birden katıla katıla gülmek. Bazen de ikisi birden. Fizyolojik olarak aynı şeyler olur her iki durumda da aslında. Diyafram hareketleri artar, soluk alıp verişimiz hızlanır, gözyaşı artar vs. ‘Humor’ latince nemlilik’ten gelir. Hipokrat ve takipçileri vücut sıvılarının doğru karışımı ve düzgün akması ruhsal ve bedensel iyilik halini belirler diye düşünürdü. Humorun beden sıvılarının akışını ayarladığı ve ağlamayla birlikte ruhun dengesini sağladığına inanılırdı.

Herkesin içinde mizah vardır. Bu bazılarına bahşedilmiş, bazılarına verilmemiş bir yetenek değildir. Ama bazılarının mizah duyguları çok derinlerde saklı kalmıştır. Hayat yolculuğu sırasında bir yerlerde düşürmüşlerdir bu silahı sanki ellerinden.

Espri yapmakla mizah arasında önemli bir fark vardır. Espri akılla yapılan bir şeydir, oysa mizah duygudurumla ilgilidir, kalbin içinden çıkar mizah. Bir duruş biçimidir hayata karşı, bireyin kendini duygu dolu bir canlı olarak algıladığı bir duruştur. Mizah, insanın kendisine dokunulmasına izin vermesidir, duygularını ifade ediş biçimidir.

Duyguların açığa çıkmasına izin vermeyenlerdir mizahtan nasibini almamış gözükenler. Duygu dünyamızla bağımızı korumak, ruhsal olarak dengeli ve sağlıklı kalmak istiyorsak içimizdeki mizah duygusunun üstüne koyduğumuz bütün örtüleri kaldırmalı ve içimizdeki komiğin açığa çıkmasına olanak sağlamalıyız. Kendimizle alay etmeli, alay edilmesine izin vermeliyiz. Narsistik bir kırılma yaşamadan, küçümsendiğimizi düşünmeden. Kendimizi başkalarını gözünde küçük düşmüş hissetmeden.

Psikoterapide de mizah en önemli tedavi edici müdahale yöntemlerinden biridir. Psikoonkolojide mizah yoluyla limbik sistem aktive edilip endorfin salgılanması sağlanarak iyilik hali arttırılmaya çalışılır. Almanya’da göğüs kanseri ameliyatı ve kemoterapisi gördükten sonra hastaların rehabilite olmaları için kurulan bazı kliniklerde mizah rehabilitasyonun önemli bir parçası olarak kullanılır. Mizah tabii ki saçma fıkraların ardı ardına okunması değildir. Farklı bakış açıları sunarak, alışılmadık gözlemlerde bulunarak, bir anlamda kişiyi provoke ederek gülmesi sağlanır hastaların.

Zor zamanlarda, trajik bir bakışla, “İnsanın başına gelebilecek en mutlu hadise doğmamış olmasıdır” denebileceği gibi, her şeye rağmen gülmek ve “Hayır!” demek de mümkün.

“Hayatın karanlık yüzünün özgürlüğümüzü yok etmesine izin vermeyeceğiz!”

Dr. Alper Hasanoğlu – YolveMacera