Zamanın Ruhuna Dair

Tarkovski, “….Hiç kimsede dönüp kendine bakacak, kendi hayatına, kendi ruhuna karşı olan sorumluluğunu ele alacak ne bir istek, ne bir cesaret kaldı.” diyordu, zamanının koşullarını ve insanını değerlendirirken.

Her şeyden önce hayatımın bu son 3-4 yıllık evresinde sanat adına yaptıklarımı bir günlük olarak ele aldığımı söylemeliyim.

Bu süreçten bana kalan şu oldu: Yüksek bir amaç uğruna ideal sanatçı olma devri kapandı gibi. Kitleleri istediğimiz bilinç yönüne çekmek, bize göre doğru kabul ettiğimiz ideoloji ve toplumsal düşüncelerle donatmak, insanları ideal anlamda vicdan ve ahlaki davranışlarda konumlandırmak, artık bizlerin sorumluluk alanı dışına çıktı. Çünkü Dostoyevski, yıllar önce başka insanlara ait mutluluğun sorumluluğunu üstlenmek isteyen bizim gibileri uyarmış; halkın iyiliği adına konuşmanın/eylemlerde bulunmanın bizim gibilerin çıkarlarıyla sınıfın çıkarlarının topluma uğursuz bir şekilde yabancılaştığının işaretlerini çoktan vermişti.

100’lerce yıllık iyileşme sürecinde, dünyanın ve insanın düzeltilmesi konusunda, devlet ve siyaset adamlarının ve sorumlu addedilen uzmanların görevliliği, insana bireyselliğini ve kendi çıkarlarının öznesi olma öncelliğini çoktan unutturdu. Bu durum bugünlerde, neredeyse tam anlamıyla kast haline geldi.

Sanat ve edebiyat insanları olarak, zorla kendimizi inandırmaya çalışıyoruz toplumsal rolümüz, yaratı ve etkinliklerimiz bağlamında. İnsanlar arasındaki ilişki öylesine bir boyuta vardı ki, bırak bizi, bu konuda din adamlarının manevi olgunlaştırma söylevleri bile bir kulaktan girip öbüründen çıkar hale geldi. Bugün Cuma günü idi, camide namaz kılanların çoğunun akıllarının başka başka yerlerde olduğuna dair somut gözlemlere sahip oldum.

Herkesin kendi çıkarını ve mutluluğunu bir parça düşünmesi ve bu konuda çaba içinde olması gerektiğini feyz eden, “Komşunu kendin gibi seveceksin.” Hristiyanlık ve Müslümanlık öğretisi para etmiyor artık.

Herkes, kendinden bir şey beklemeden gerekli ahlaki çabalardan kendini soyutlayarak kendisiyle ilgili talepleri, özellikle kendi çıkarlarını bu ‘talip’ düzelticilere/kurtarıcılara havale ederek, tüm insanların sırtına yıkmakta; geleceğin inşasına katılmak, bu konuda biraz olsun fedakârlıkta bulunmak, olup bitenlerden kendini sorumlu tutmak yerine her şeye göz yummuş bir vaziyette. Bir arada yaşadığı insanlardan mümkün olduğunca kendi çıkarı için yarar sağlamak, bedeli ne olursa olsun kendi çıkarı için kendi celladına aşık olmak…geldiğimiz nokta bu. Bu nasıl bir şey ya!..

İnsanlığın içine düştüğü bu trajik buhranı aşmanın bir yolu olmalı? Benim çözüm diye merak ettiğim, yuvarlak laflar filan değil, ‘sosyalizm’ türü beylik kavramlar değil; daha başka bir şey.

İnsanı kendi kaderine sorumlu yaklaştırmanın bir yolu olmalı mutlaka?  Tarkovski’nin şöyle bir sözü var bu beklentiye karşılık, iyimserliğini koruyarak:

“Geleceğimiz bizden başka birine bağlı değil… Sanat bir insanın muktedir olduğu en iyi şeyi yani umudu, inancı, aşkı, güzelliği, ya da üstlendiği ve umduğu en iyi şeyi güçlendirir. Yüzme bilmeyen bir insanı suya attığında vücudu –kendi değil- kendisini kurtaracak içgüdüsel hareketler yapmaya başlar. İşte sanat da suya atılmış bir insan bedeni gibidir. İnsanlığın manen boğulmasını engelleyecek içgüdüdür. Sanatçı insanlığın bu manevi içgüdüsünün temsilcisidir.”

Osman Günay – Dünyalılar