Başka Hayatların Kahramanları… “İnsan ne ise o olmayı reddeden tek yaratıktır”

İnsan kendine inanmak yerine başkalarına inanmayı tercih ediyor genellikle. Kendimizde olumlu bir özellik göremediğimizden olsa gerek başkalarına benzemek veya başkaları gibi olmak sevdasından hiç vazgeçmedik.

Kendimize karşı güvensiz ve bu yüzden de bir o kadar taklitçiyiz. Elimizdekilerin değerini de bilmiyoruz üstelik. Bizde olanı değersiz buluyor, başkasının elindekiyle değiştirmek istiyoruz. Başkalarının hayatlarını yaşamak arzusundayız ve bu nedenle başkalarının hayatlarına özeniyoruz hep.

Herkesin bir idolü, bir rol modeli var. Tarihî şahsiyetler, politikacılar, yazarlar, düşünürler, artistler… Peygamberler, evliyalar, hükümdarlar, devlet adamları, meşhur filozoflar, yazarlar, toplumu ve dünyayı sömüren büyük şirketlerin patronları (iş adamları), ünlü sporcular, tiyatro ve sinema sanatçıları, mankenler, şarkıcılar gibi olmak, onlara benzemek istiyoruz. Kendine inançsızlığın daniskası bu; kendini tanımama, kendinden kaçış, bilinçsizlik…

Başkalarının düşüncelerinden, tecrübelerinden gerektiği kadar yararlanmak varken bire bir onlara benzemeye çalışanlar ‘özenti’ olarak nitelendirilebilirler ancak. Sıkça sorulan bir sorudur, “Kimi örnek alıyorsun?” veya “Kendine kimi örnek aldın?” sorusu. Niçin şunu sormayız: İnsanca yaşamak, iyi, doğru ve güzel şeyler yapabilmek için mutlaka örnek alınacak biri mi olmalı? Kimi, niçin ve nasıl örnek alacağız? Niçin kendimiz olmak yerine bir başkasını örnek almak, bir başkası gibi olmak veya bir başkasına benzemek zorundayız? Örnek alınması gereken kimseleri “örnek” konumuna çıkaran ne? Hangi ölçü, hangi zorunluluk, hangi bakış açısı?

Kendi başına doğruyu bulamıyorsan bir “örnek” edinecek, kendini bu “örneğe” göre yeniden şekillendireceksin. Kendi kişiliğini yok edeceksin yani. Kendin değil de Peygamber gibi olacaksın mesela veya Sokrates gibi. Yaşam tarzını ve ahlakını onlardan alacaksın. Kısacası tarihin derinliklerinden bulup çıkaracaksın birini, onu buraya getirip kendini onun kalıbına sokacaksın. Kendin olmaktan çıkıp başkasının rolünü oynayacaksın, tiyatrocu olacaksın yani.

Başarıyı, gücü, zenginliği, şöhreti yakalamak istiyorsan, hükümdarlara, devlet adamlarına, politikacılara, dünyaca ünlü iş adamlarına, sporculara veya Hollywood’un yarattığı göz kamaştırıcı artistlere bakacaksın yahut “yerli örneklere” müracaat edeceksin. Sürüyle “örnek” var nasıl olsa, seç, beğen, al!

Kişisel gelişim, modern zamanlarda bunu ‘modelleme’ olarak adlandırdı: Mükemmelliğin modellenmesi. Gücün, paranın, şehvetin ve şöhretin hâkim olduğu bir dünyada kimlerin “mükemmel” olduğu belli. Güçlü olan, zengin olan, güzel olan, ünlü olan “mükemmel”, diğerleri iki paralık, hatta onların iki paralık değeri bile yok.

Aynı şey, ülkeler ve halklar için de geçerli. Modernleşmek ve muasır medeniyetler seviyesine çıkmak istiyorsan, Doğulu, Asyalı, Afrikalı, Arap, Türk, Kürt, İranlı, siyah yahut sarı derili olsan da, Avrupalı, Amerikalı gibi olacaksın, onları örnek alacak, onlara benzeyeceksin, çünkü onlar “mükemmel”. Asimile olmak, maymunlaşmak, kişiliksizleşmek tam da böyle bir şey. Kendimizi yontacağız ve “evrensel” bir kalıba sokacağız. Başka birine benzeyeceğiz ve başarılı olacağız, kurtulacağız bu aşağılık durumdan! Aksine Hull’un dediği gibi, yontula yontula tükenip gideceğiz günün birinde.

İnsan kendisinden umudu kesmişse çaresi yok bir başkasına umut besler. Başkalarının omzuna tırmanıp yükselmeyi hayal etmek, budur onun yaptığı. Oysa bu durumda o, başka birinin ikinci sınıf bir kopyası olur sadece. Bu yüzden ikinci sınıf peygamber, filozof, politikacı, yazar, artist-aktris vs. kopyalarıyla dolu ortalık. Başka hayatların kahramanlarıyız biz, kendi hayat hikâyemizin tek nüshalık bir kitap olduğundan habersiz yaşayıp gidiyoruz öylece. Aslında yaşamak bile değil bu, yaşıyor taklidi yapmak.

Hangi düzeyde olursa olsun, örnek alma, modelleme veya kopyalama, karbon kâğıdı kullanarak orijinal resmin üzerinden geçmek, sonra da “Bu resmi ben yaptım” demekten farksız bir şey. Elbette ortaya çıkan şey orijinalinin yerini asla tutmuyor. Kesin olan bir şey varsa, o da hiç kimsenin bir başkası olamayacağı. Tarihte yaşamış olan insanlar ve şu anda yaşamakta olanlar bir daha tekrar edilemezler, bu kadar basit. Örneğin hiç kimse Eflatun’un, Hz. Muhammed’in yahut Dostoyevski’nin kendisi olamayacağı gibi bugün yaşamakta olan bir başka “model”in kendisi de olamaz.

Belki de “örnekler”den, “modeller”den veya “kopyalar”dan çok biraz hikmete ihtiyacımız var. Düşünce ve tecrübelerden gerektiği kadarıyla yararlanmak dediğimiz şey işte bu. Kadim hikmet, Delf’teki Apollon Tapınağı’nın girişine şunu yazdı: Gnoti seavton/Kendini bil! “Bana benze, benim gibi ol, beni taklit et” değil, “Kendini bil, kendini tanı!” Peki, sen kendini tanıyor musun? Kendini sorguladın mı hiç, kendinle yüzleştin mi? Kimsin sen, nesin? Ne yapmak istiyorsun, amacın ne? Neyi yapıp neyi yapamayacağının, güçlü yanlarının ve zaaflarının farkında mısın?

Ne söylesek nafile. “İnsan ne ise o olmayı reddeden tek yaratıktır” diyen Camus’a bir kez daha şapka çıkartmak gerek, hepsi o kadar.

Ömer Yılmaz – Dünyalılar